Seyahate çıktığımızda, çok uzak bir ülke veya şehir olmak zorunda değil
sadece birazcık uzaklaştığımızda farklı hissederiz, değil mi? Sadece ‘farklı’
demekle düzgün ifade edemeyeceğim bu hissin, insan ilişkilerine aşk bağlamında etkisi bir sürü filme de konu olmuştur. Bu
filmleri ayrıntılı açıklamadan önce izin verin ‘farklı’ diye ifade ettiğim o
his ile neyi kastettiğimi açıklayayım.
Kafanızda bir resim canlandırın
ya da küçük bir an. Uzun bir tren yolculuğunda, kompartmandasınız - aklınıza bence şark ekspresini getirin ben onu hayal ediyorum
:)) - azıcık açılmış olan camdan hafif bir rüzgar esiyor - ne soğuk ne çok
sıcak - dışarı bakarken yeşilin bütün tonları birbirine karışıyor ve ayırt
edemeyeceğiniz kadar uzakta mavi ile birleşiyor. Pencerenin dışından görüntüler akıp geçerken düşünceleriniz öylece akıp gidiyor. Gidilecek yeni şehirleri düşündükçe,
yürünecek sokakları, farklı kokuları.. heyecanlanıyorsunuz. Bilinmeyene doğru
yavaş yavaş ilerlerken karnınızda kelebekler uçuşuyor. Tüm
benliğinizle kendiniz oluyorsunuz o anda! Olmak istediğiniz, olmaya çalıştığınız kişi
değil. Sonra yanınıza bakıyorsunuz ve sizinle aynı hissi yaşayan kişiyi görüyorsunuz.
Peki bu hisleri filmler ile nasıl bağlarım?
4 tane örnek.. Frozen, Tangled, Chasing Liberty, Leap Year.
Birbirinden farklı gibi gözükseler de ortak bir özellikleri var. Birbirlerini
tanımayan 2 yabancı birlikte yolculuğa çıktılar ve aşık oldular – KESİNLİKLE
bir Titanik aşkından bahsetmiyorum, zaten ilerde bunu fark edebilirsiniz.
(Yazının devamında bol miktarda bu filmlerle ilgili bilgi vardır –
nasıl bittikleri de dahil - siz okumadan
uyarayım da)
Öncelikle, Frozen - karlar ülkesi. Başına buyruk ve tatlı Anna ile
sihir yapabilen cüceler tarafından büyütülmüş Kristoff. Anna’nın ablası olan
Elsa taç giyme töreni sırasında bütün ülkeyi Antartikaya çevirince, kimseye
zarar vermemek için dağa kaçıyor. Onu bulmak için çıktığı yolculukta Kristoff
ile karşılaşan Anna, Kristoff’tan yardım istiyor - Kristoff dağlarda yaşamış
olduğu için bölgeyi iyi biliyor - ve yolculukları başlıyor. İçten davranışları
ve her zaman karşısındakilerin iyiliğini düşünen Anna, Kristoff’un ilk görüşteki
sert ve yalnız kalmayı seven mizacının altındaki sevgi dolu kişiliğini
çıkarıyor ve arkadaş oluyorlar. Dağdaki kalesinde Elsa’yı bulmalarına rağmen geri
getirmeye ikna edemiyorlar ve Anna yaralanıyor. Kristoff Anna’yı onun ülkesine
bırakıyor ve kendi yoluna gidiyor. Ülkesini Hans’a - hayatında ilk defa erkek
görüp o gün nişanlanmıştı - emanet etmiş olan Anna, filmi izleyen
12 yaşından büyük - acı ama gerçek - herkesin fark edebileceği gibi Hans
Anna’nın gerçek aşkı olmadığı için Anna’yı kurtaramıyor/kurtarmıyor - aslında filmde verilmek istenen daha güzel
bir mesaj var: çünkü Elsa kurtarıyor kardeşini, kardeşlerin gerçek sevgisi
diyerek. Kızın durumundan endişelenen - bana kalırsa kıza aşık olduğunu
sonradan fark eden Kristoff geri dönüyor.. anlaşılabileceği gibi kızın da onu
sevdiğini görüyor.
İkincisi Leap Year, Anna ve Declan. Filmde 4 yıllık sevgilisinin
peşinden İrlandaya giden - bir İrlanda efsanesine göre kadınların 29 Şubatta
erkeklere evlilik teklifi yapılıyormuş - Anna hava koşulları yüzünden Dublin’e
ulaşamıyor ve İrlanda’nın bir kasabasına gidiyor. Hem yemek yeri hem de
konaklama yeri olan - artık küçük bir kasabada ne kadar olabilirse - yerde
Declan ile karşılaşıyor. Anna, Declan'a belli bir miktar para karşılığı onu Dublin'e götürmesini teklif ediyor. Declan, köy hayatına alışkın olmadığı belli olan Anna’nın
saflığı ile eğlenip biraz da sinir olsa
da batmakta olan pansiyonunu kurtarmak için Anna’nın teklifini kabul ediyor ve
Dublin’e doğru yola çıkıyorlar. Yolda araba göle yuvarlanıyor, gasp
ediliyorlar, treni kaçırıyorlar ama en sonunda Annayı zamanında Dublin’e yetiştiriyorlar ve sanılanın aksine Anna’nın sevgilisi ona evlenme teklifi ediyor - tam bizim
Declan teklif edecekti - Anna Declan’a karşı hissettiklerine rağmen
sevgilisinin teklifini kabul ediyor - birçok filmin aksine kızın mantığını
kullanması beni çok mutlu etti. Anna evine geri dönüyor, ama sonradan sevgilisi
ile ayrılıyor -birbirlerine uygun olmadıklarını farkediyor - ve Dublin’e dönüyor... mutlu son.
Bir diğeri Chasing Liberty, Amerikan başkanının kızı Anna - kızı nereye
gitse gizli servis takip ediyor, hatta kod adı bile var ‘Liberty’ diye - ile
gizli servis çalışanı Ben. Anna ailesi ile Prag’a gittiğinde Ben ile
karşılaşıyor - yani aslında kız bunun tesadüf olduğunu sanıyor ama bizimki
gizli görevde. Ailesinden izin alamayan kızımız Almanyadaki "Aşk Yürüyüşüne" gidemeyeceği için, hazır gizli servisi atlatmışken Prag’da yardım istediği Ben’i
de ikna edip - aslında Ben görevini yapıyor - yolculuğa çıkıyorlar. Almanyaya gitmeleri gerekirken
yanlış trene binip Viyana’ya gidiyorlar ve trende tanıştıkları Scotty - sonradan arkadaş oluyorlar - paralarını alıp kaçınca, gondol kullanıp geçimini
sağlayan Eugenio bu iki yeni evli genç çifti - kendilerini öyle tanıtıyorlar,
aslında Venedikte ‘çılgın aşıklar’ hikayesi ile kendilerini güzel kabul ettiriyorlar
:)) - bedava gezdiriyor ve hatta evine davet ediyor. Bu evde Anna Ben’le olan
ilişkisini biraz daha ileri götürmeye çalışınca - gondol’da Ben Anna’yı öpmüştü
ama sadece o anda başka adamlardan kaçtıkları için - Ben Anna’yı reddediyor - başkanın kızı sonucunda - ertesi sabah Eugenio bu çifti Avusturya sınırına
bırakıyor. Tabii yolda kavga ediyorlar, Anna otostop yapıyor ve Ben’i geride
bırakıyor. Yolda bungee jumping yapan bir grupla karşılaşan Anna tam
atlayacak iken bizim oğlan geliyor ve onunla birlikte atlıyor. Sonrasında, oğlan aşkını hem
kendisine hem kıza itiraf ediyor. Benlin’e
gidiyorlar - aşk yürüyüşü vardı ya - orada çocuk nerede olduklarını üstlerine
haber verecekken kız gerçekleri duyuyor ve her filmde olduğu gibi çocuğu
dinlemeden koşmaya başlıyor sonra zaten helikopter geliyor ve kızımız ülkesine
geri dönüyor. Aradan zaman geçip Anna’nın üniversitesi ara verdiğinde, kızımız evine dönüyor. Babasından, Ben’in artık ajanlığı bıraktığını öğreniyor - burada
babasını takdir ettim - ve Londra’ya
Ben’in fotoğrafçılık yaptığı yere geliyor. Artık çocuğun onu sevdiğine
güvenerek - çünkü bana sorarsanız kızın kalbinin kırılmasının en büyük nedeni
çocuk ile yaşadıklarının gerçek olup olmadığını bilmemesi idi - ilişkilerine
devam ediyorlar.
Son olarak Tangled nam-ı diğer Karmakarışık - klasik Rapunzel
hikayesinin farklı bir versiyonu. Rapunzel’in kulesine sığınan Flynn bizim
hayatı boyunca kulede hapsolmuş arkadaş canlısı kızımızı, her sene tesadüfi(!)
bir şekilde kızın doğum günü ile aynı güne denk gelen "ışıkların göklere
bırakılmasını - son zamanlarda ülkemizde de bu durum popüler olmaya başladı -" izlemesi için götürmeyi kabul ediyor. Yolda haydutlardan kaçıyor, çoğu disney
filminde olduğu gibi şarkı söyleyip, onları kral muhafızlarına teslim edecek
adamların içindeki iyiliği ortaya çıkarıyorlar, hedeflerine ulaşıyorlar, çocuk
kıza olan aşkını fark ediyor, çocuğu kötü cadı kaçırıyor, kız yanlış anlayıp
çocuğu suçluyor - aslında bence burada bizim kıza hak vermek lazım, sonucunda çocuğun kaçtığını gördü/sandı -,… en
sonunda bu iki genç birbirlerini kurtarıyor. Kız çocuğun gerçek adının ‘Eugene’
olduğunu öğreniyor ve çocuğun kendini bir efsane gibi anlattığı ‘Flynn Rider’
karakterindense gerçek Eugene’i daha çok sevdiğini söylüyor. Çocuk ise kızın
hayatını kurtarmak için kızın ünlü ‘sihirli saçlarını’ kesiyor - kızın şarkı söyleyince parlayan saçları var, zaten kızı kötü cadı bu yüzden kaçırmıştı - ve
sevgisinin sadece Rapunzel’in kendisine olduğunu kanıtlıyor.. kız ailesini
buluyor - meğersem prensesmiş - ve sonsuza kadar mutlu yaşıyorlar.
Uzun uzun anlattığım bu 4 filmin ortak özelliği birbirini daha
önce tanımayan 2 insanın bir yolculuğa çıkması ile birbirine aşık olmasıydı.
Aslında bu durumun sebebini anlamak çok zor değil. Çünkü, iki
insan birbirini gerçekten tanıdığında/gizli yanlarını keşfettiğinde aşk’ın
gelmesi - ortam koşullarının da sağlanması ile - çok uzun sürmüyor. Atalarımızın
da söylediği gibi: "Eğer bir insanı tanımak istiyorsanız; ya aynı evde kalın,
ya alışveriş yapın, yada yolculuğa çıkın". En zorlu anlarımızda gerçek kişiliklerimiz
ortaya çıkıyor ve birbirimizi büyük bir dürüstlükle tanımaya başlıyoruz.
Örneğin, bilmediğiniz bir şehirde kaybolduğunuzu düşünün, arkadaşınız ve
siz ne yapacağınızı bilmiyorsunuz, yardım çağırabileceğiniz kimse yok.. ne
yapardınız? Hemen sinirlenir miydiniz? Yoksa sakinliğinizi korur muydunuz?
Tepkiniz en başta ne olursa olsun, eninde sonunda gerçek kişiliğiniz ortaya
çıkacaktır.
Gerçek kişiliği ortaya çıkardıktan sonra şimdi de hoşlandığımız
şeyleri keşfetmeye gelelim.
Mesela Ben, Anna’nın özgürlük hakkında hissettiklerini ilk defa
Prag’dan çıktıklarında fark etti veya yüksekten korktuğunu Anna bungee jumping
yapacakken verdiği tepkiden anladı.
Yolculuğa çıktığınızda - eğer ailecek gitmiyorsanız veya çok büyük
bir grupla değilseniz - gitmek
istediğiniz yerler sizi ele verir. Kendimden örnek verecek olursam klasik sanat
eserlerini sevmeme rağmen, iş modern sanat eserlerine geldiğinde hem önyargı
hem de büyük bir umutsuzluk ile bakıyorum. Bu yüzden modern sanat galerilerini
gezmek yerine, klasik sanat eserlerine bakmak veya çok sevdiğim yabancı filmlerden hatırladığım sokaklarda dolaşmak
yabancı bir ülkeye gittiğimde bana daha çok keyif veriyor. Yaptığım tek bir
tercihi sizinle paylaşmam, sevdiğim şeylerle ilgili bilgi vermenin yanında,
hayata bakış açımla ilgili küçük bir ipucu verdi, değil mi?
Çıktığımız bu yolculuklarla birbirimizi tanıyoruz, trene yetişmeye
çalışırken ki o koşuşturmayı düşünün, bavulunuzu taşımaya çalışırken size
yardım etmeye çalışan o yabancı gelsin aklınıza, nasıl müteşekkir olduğunuzu
hayal edin, küçük bir tebessüm ile birbirinize baktığınızı. Veya yemyeşil bir
çayırda piknik yaptığınızı düşünün, uzun süren yürüyüşünüzün ardından
oturmuşsunuz yere, hafif bir rüzgar esiyor ama bu güneşin yakıcı etkisini
azaltmıyor, hafifçe terlemişsiniz ama bundan zevk alıyorsunuz - demek istediğim
şey mükemmel ortamda kıyafetlerinizin de dünya genelinde şıklık olarak
tanımlanan sınıfa uygun olası gerekmiyor, sizin için mükemmel olması yeterli
- sabah ilk açılan marketten aldığınız peynir-ekmekle mideniz huzura kavuşuyor,
küçük bir karınca yuvası görüyorsunuz ve dökülen yemek kırıntılarını evlerine
taşımalarını izlerken bu dünyada bir an olsun daha büyük bir yere sahip olduğunuzu hissediyorsunuz.
Küçücük olaylar, sadece gezmek ve eğlenmek için çıktığımız
yolculuklarda bizleri normalde olduğundan daha çok etkiliyor, değil mi? Daha çok
düşündürüyor, ve biz böylece kendimizi keşfetmeye başlıyoruz. Yanımızda da aynı
evrelerden geçen insanla birlikte, birbirimizi tanımaya başlıyoruz ve günlük bir ortamda konuşamayacağımız - günlük koşuşturma içinde zamanımız olmadığı için - konularla belki de zayıflıklarımızı gösteriyoruz.
Yazımın başından beri tekrarladığım gibi, yolda olma hissi gizlediğimiz ve belki de hiç varlığından haberdar olmadığımız hislerin ortaya
çıkmasına neden olabiliyor. İçimizdeki korku, heyecan, kararsızlık, umut,
endişe, sevgi, kayboluş ile tanışıyoruz. Zaman geçiyor ve yolculuğu birlikte
geçirdiğimiz arkadaşımıza karşı ya daha çok sevgi besliyoruz yada yukarıdaki
filmlerde görüldüğü gibi aşık olabiliyoruz :))
Yani mükemmel ortamın oluşturulmasında mum ışığı veya deniz
kenarında şık bir restaurant gerekmiyor. Mükemmel ortam Fatih’te küçük bir
esnaf lokantasında da olabilir, San Fransisco’nun o yokuşlarını çıkarken nefes
nefese kaldığınızda da olabilir, Oxford’a giden treni yakalamak için
koştururken de olabilir. İçinde bulunduğumuz durumların neredeyse hepsini
mükemmele çevirme gücümüz var - aciz kullar olmamıza rağmen Allah bizlere bu gücü
bahşetmiş - ama sadece bazı durumlar mükemmele çevirmeye daha yatkın ;)
Komite sınavlarım nedeni ile çok geç yazabildiğim bu yazımı buraya
kadar okuduysanız ne mutlu bana, çok teşekkür ederim :)
Allah’a emanet olun :))
Sevgilerle, Münzevi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder