10 Mayıs 2016 Salı

İlişkilerimizi Şekillendiren Yolculuklar

Seyahate çıktığımızda, çok uzak bir ülke veya şehir olmak zorunda değil sadece birazcık uzaklaştığımızda farklı hissederiz, değil mi? Sadece ‘farklı’ demekle düzgün ifade edemeyeceğim bu hissin, insan ilişkilerine aşk bağlamında etkisi bir sürü filme de konu olmuştur. Bu filmleri ayrıntılı açıklamadan önce izin verin ‘farklı’ diye ifade ettiğim o his ile neyi kastettiğimi açıklayayım.

Kafanızda bir resim canlandırın  ya da küçük bir an. Uzun bir tren yolculuğunda, kompartmandasınız - aklınıza bence şark ekspresini getirin ben onu hayal ediyorum :)) - azıcık açılmış olan camdan hafif bir rüzgar esiyor - ne soğuk ne çok sıcak - dışarı bakarken yeşilin bütün tonları birbirine karışıyor ve ayırt edemeyeceğiniz kadar uzakta mavi ile birleşiyor. Pencerenin dışından görüntüler akıp geçerken düşünceleriniz öylece akıp gidiyor. Gidilecek yeni şehirleri düşündükçe, yürünecek sokakları, farklı kokuları.. heyecanlanıyorsunuz. Bilinmeyene doğru yavaş yavaş ilerlerken karnınızda kelebekler uçuşuyor. Tüm benliğinizle kendiniz oluyorsunuz o anda! Olmak istediğiniz, olmaya çalıştığınız kişi değil. Sonra yanınıza bakıyorsunuz ve sizinle aynı hissi yaşayan kişiyi görüyorsunuz.

Peki bu hisleri filmler ile nasıl bağlarım?

4 tane örnek.. Frozen, Tangled, Chasing Liberty, Leap Year. Birbirinden farklı gibi gözükseler de ortak bir özellikleri var. Birbirlerini tanımayan 2 yabancı birlikte yolculuğa çıktılar ve aşık oldular – KESİNLİKLE bir Titanik aşkından bahsetmiyorum, zaten ilerde bunu fark edebilirsiniz.

(Yazının devamında bol miktarda bu filmlerle ilgili bilgi vardır – nasıl bittikleri de dahil -  siz okumadan uyarayım da)

Öncelikle, Frozen - karlar ülkesi. Başına buyruk ve tatlı Anna ile sihir yapabilen cüceler tarafından büyütülmüş Kristoff. Anna’nın ablası olan Elsa taç giyme töreni sırasında bütün ülkeyi Antartikaya çevirince, kimseye zarar vermemek için dağa kaçıyor. Onu bulmak için çıktığı yolculukta Kristoff ile karşılaşan Anna, Kristoff’tan yardım istiyor - Kristoff dağlarda yaşamış olduğu için bölgeyi iyi biliyor - ve yolculukları başlıyor. İçten davranışları ve her zaman karşısındakilerin iyiliğini düşünen Anna, Kristoff’un ilk görüşteki sert ve yalnız kalmayı seven mizacının altındaki sevgi dolu kişiliğini çıkarıyor ve arkadaş oluyorlar. Dağdaki kalesinde Elsa’yı bulmalarına rağmen geri getirmeye ikna edemiyorlar ve Anna yaralanıyor. Kristoff Anna’yı onun ülkesine bırakıyor ve kendi yoluna gidiyor. Ülkesini Hans’a - hayatında ilk defa erkek görüp o gün nişanlanmıştı - emanet etmiş olan Anna, filmi izleyen 12 yaşından büyük - acı ama gerçek - herkesin fark edebileceği gibi Hans Anna’nın gerçek aşkı olmadığı için Anna’yı kurtaramıyor/kurtarmıyor - aslında filmde verilmek istenen daha güzel bir mesaj var: çünkü Elsa kurtarıyor kardeşini, kardeşlerin gerçek sevgisi diyerek. Kızın durumundan endişelenen - bana kalırsa kıza aşık olduğunu sonradan fark eden Kristoff geri dönüyor.. anlaşılabileceği gibi kızın da onu sevdiğini görüyor.

İkincisi Leap Year, Anna ve Declan. Filmde 4 yıllık sevgilisinin peşinden İrlandaya giden - bir İrlanda efsanesine göre kadınların 29 Şubatta erkeklere evlilik teklifi yapılıyormuş - Anna hava koşulları yüzünden Dublin’e ulaşamıyor ve İrlanda’nın bir kasabasına gidiyor. Hem yemek yeri hem de konaklama yeri olan - artık küçük bir kasabada ne kadar olabilirse - yerde Declan ile karşılaşıyor. Anna, Declan'a belli bir miktar para karşılığı onu Dublin'e götürmesini teklif ediyor. Declan, köy hayatına alışkın olmadığı belli olan Anna’nın saflığı ile eğlenip biraz da sinir olsa da batmakta olan pansiyonunu kurtarmak için Anna’nın teklifini kabul ediyor ve Dublin’e doğru yola çıkıyorlar. Yolda araba göle yuvarlanıyor, gasp ediliyorlar, treni kaçırıyorlar ama en sonunda Annayı zamanında Dublin’e yetiştiriyorlar ve sanılanın aksine Anna’nın sevgilisi ona evlenme teklifi ediyor - tam bizim Declan teklif edecekti - Anna Declan’a karşı hissettiklerine rağmen sevgilisinin teklifini kabul ediyor - birçok filmin aksine kızın mantığını kullanması beni çok mutlu etti. Anna evine geri dönüyor, ama sonradan sevgilisi ile ayrılıyor -birbirlerine uygun olmadıklarını farkediyor - ve Dublin’e dönüyor... mutlu son.

Bir diğeri Chasing Liberty, Amerikan başkanının kızı Anna - kızı nereye gitse gizli servis takip ediyor, hatta kod adı bile var ‘Liberty’ diye - ile gizli servis çalışanı Ben. Anna ailesi ile Prag’a gittiğinde Ben ile karşılaşıyor - yani aslında kız bunun tesadüf olduğunu sanıyor ama bizimki gizli görevde. Ailesinden izin alamayan kızımız Almanyadaki "Aşk Yürüyüşüne" gidemeyeceği için, hazır gizli servisi atlatmışken Prag’da yardım istediği Ben’i de ikna edip - aslında Ben görevini yapıyor - yolculuğa çıkıyorlar. Almanyaya gitmeleri gerekirken yanlış trene binip Viyana’ya gidiyorlar ve trende tanıştıkları Scotty - sonradan arkadaş oluyorlar - paralarını alıp kaçınca, gondol kullanıp geçimini sağlayan Eugenio bu iki yeni evli genç çifti - kendilerini öyle tanıtıyorlar, aslında Venedikte ‘çılgın aşıklar’ hikayesi ile kendilerini güzel kabul ettiriyorlar :)) - bedava gezdiriyor ve hatta evine davet ediyor. Bu evde Anna Ben’le olan ilişkisini biraz daha ileri götürmeye çalışınca - gondol’da Ben Anna’yı öpmüştü ama sadece o anda başka adamlardan kaçtıkları için - Ben Anna’yı reddediyor - başkanın kızı sonucunda - ertesi sabah Eugenio bu çifti Avusturya sınırına bırakıyor. Tabii yolda kavga ediyorlar, Anna otostop yapıyor ve Ben’i geride bırakıyor. Yolda bungee jumping yapan bir grupla karşılaşan Anna tam atlayacak iken bizim oğlan geliyor ve onunla birlikte atlıyor. Sonrasında, oğlan aşkını hem kendisine hem kıza itiraf ediyor.  Benlin’e gidiyorlar - aşk yürüyüşü vardı ya - orada çocuk nerede olduklarını üstlerine haber verecekken kız gerçekleri duyuyor ve her filmde olduğu gibi çocuğu dinlemeden koşmaya başlıyor sonra zaten helikopter geliyor ve kızımız ülkesine geri dönüyor. Aradan zaman geçip Anna’nın üniversitesi ara verdiğinde, kızımız evine dönüyor. Babasından, Ben’in artık ajanlığı bıraktığını öğreniyor - burada babasını takdir ettim -  ve Londra’ya Ben’in fotoğrafçılık yaptığı yere geliyor. Artık çocuğun onu sevdiğine güvenerek - çünkü bana sorarsanız kızın kalbinin kırılmasının en büyük nedeni çocuk ile yaşadıklarının gerçek olup olmadığını bilmemesi idi - ilişkilerine devam ediyorlar.

Son olarak Tangled nam-ı diğer Karmakarışık - klasik Rapunzel hikayesinin farklı bir versiyonu. Rapunzel’in kulesine sığınan Flynn bizim hayatı boyunca kulede hapsolmuş arkadaş canlısı kızımızı, her sene tesadüfi(!) bir şekilde kızın doğum günü ile aynı güne denk gelen "ışıkların göklere bırakılmasını - son zamanlarda ülkemizde de bu durum popüler olmaya başladı -" izlemesi için götürmeyi kabul ediyor. Yolda haydutlardan kaçıyor, çoğu disney filminde olduğu gibi şarkı söyleyip, onları kral muhafızlarına teslim edecek adamların içindeki iyiliği ortaya çıkarıyorlar, hedeflerine ulaşıyorlar, çocuk kıza olan aşkını fark ediyor, çocuğu kötü cadı kaçırıyor, kız yanlış anlayıp çocuğu suçluyor - aslında bence burada bizim kıza hak vermek lazım, sonucunda çocuğun kaçtığını gördü/sandı -,… en sonunda bu iki genç birbirlerini kurtarıyor. Kız çocuğun gerçek adının ‘Eugene’ olduğunu öğreniyor ve çocuğun kendini bir efsane gibi anlattığı ‘Flynn Rider’ karakterindense gerçek Eugene’i daha çok sevdiğini söylüyor. Çocuk ise kızın hayatını kurtarmak için kızın ünlü ‘sihirli saçlarını’ kesiyor - kızın şarkı söyleyince parlayan saçları var, zaten kızı kötü cadı bu yüzden kaçırmıştı - ve sevgisinin sadece Rapunzel’in kendisine olduğunu kanıtlıyor.. kız ailesini buluyor - meğersem prensesmiş - ve sonsuza kadar mutlu yaşıyorlar.

Uzun uzun anlattığım bu 4 filmin ortak özelliği birbirini daha önce tanımayan 2 insanın bir yolculuğa çıkması ile birbirine aşık olmasıydı.

Aslında bu durumun sebebini anlamak çok zor değil. Çünkü, iki insan birbirini gerçekten tanıdığında/gizli yanlarını keşfettiğinde aşk’ın gelmesi - ortam koşullarının da sağlanması ile - çok uzun sürmüyor. Atalarımızın da söylediği gibi: "Eğer bir insanı tanımak istiyorsanız; ya aynı evde kalın, ya alışveriş yapın, yada yolculuğa çıkın". En zorlu anlarımızda gerçek kişiliklerimiz ortaya çıkıyor ve birbirimizi büyük bir dürüstlükle tanımaya başlıyoruz.

Örneğin, bilmediğiniz bir şehirde kaybolduğunuzu düşünün, arkadaşınız ve siz ne yapacağınızı bilmiyorsunuz, yardım çağırabileceğiniz kimse yok.. ne yapardınız? Hemen sinirlenir miydiniz? Yoksa sakinliğinizi korur muydunuz? Tepkiniz en başta ne olursa olsun, eninde sonunda gerçek kişiliğiniz ortaya çıkacaktır.

Gerçek kişiliği ortaya çıkardıktan sonra şimdi de hoşlandığımız şeyleri keşfetmeye gelelim.

Mesela Ben, Anna’nın özgürlük hakkında hissettiklerini ilk defa Prag’dan çıktıklarında fark etti veya yüksekten korktuğunu Anna bungee jumping yapacakken verdiği tepkiden anladı.

Yolculuğa çıktığınızda - eğer ailecek gitmiyorsanız veya çok büyük bir grupla değilseniz - gitmek istediğiniz yerler sizi ele verir. Kendimden örnek verecek olursam klasik sanat eserlerini sevmeme rağmen, iş modern sanat eserlerine geldiğinde hem önyargı hem de büyük bir umutsuzluk ile bakıyorum. Bu yüzden modern sanat galerilerini gezmek yerine, klasik sanat eserlerine bakmak veya çok sevdiğim yabancı filmlerden hatırladığım sokaklarda dolaşmak yabancı bir ülkeye gittiğimde bana daha çok keyif veriyor. Yaptığım tek bir tercihi sizinle paylaşmam, sevdiğim şeylerle ilgili bilgi vermenin yanında, hayata bakış açımla ilgili küçük bir ipucu verdi, değil mi?

Çıktığımız bu yolculuklarla birbirimizi tanıyoruz, trene yetişmeye çalışırken ki o koşuşturmayı düşünün, bavulunuzu taşımaya çalışırken size yardım etmeye çalışan o yabancı gelsin aklınıza, nasıl müteşekkir olduğunuzu hayal edin, küçük bir tebessüm ile birbirinize baktığınızı. Veya yemyeşil bir çayırda piknik yaptığınızı düşünün, uzun süren yürüyüşünüzün ardından oturmuşsunuz yere, hafif bir rüzgar esiyor ama bu güneşin yakıcı etkisini azaltmıyor, hafifçe terlemişsiniz ama bundan zevk alıyorsunuz - demek istediğim şey mükemmel ortamda kıyafetlerinizin de dünya genelinde şıklık olarak tanımlanan sınıfa uygun olası gerekmiyor, sizin için mükemmel olması yeterli - sabah ilk açılan marketten aldığınız peynir-ekmekle mideniz huzura kavuşuyor, küçük bir karınca yuvası görüyorsunuz ve dökülen yemek kırıntılarını evlerine taşımalarını izlerken bu dünyada bir an olsun daha büyük bir yere sahip olduğunuzu hissediyorsunuz.

Küçücük olaylar, sadece gezmek ve eğlenmek için çıktığımız yolculuklarda bizleri normalde olduğundan daha çok etkiliyor, değil mi? Daha çok düşündürüyor, ve biz böylece kendimizi keşfetmeye başlıyoruz. Yanımızda da aynı evrelerden geçen insanla birlikte, birbirimizi tanımaya başlıyoruz ve günlük bir ortamda konuşamayacağımız - günlük koşuşturma içinde zamanımız olmadığı için - konularla belki de zayıflıklarımızı gösteriyoruz.

Yazımın başından beri tekrarladığım gibi, yolda olma hissi gizlediğimiz ve belki de hiç varlığından haberdar olmadığımız hislerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor. İçimizdeki korku, heyecan, kararsızlık, umut, endişe, sevgi, kayboluş ile tanışıyoruz. Zaman geçiyor ve yolculuğu birlikte geçirdiğimiz arkadaşımıza karşı ya daha çok sevgi besliyoruz yada yukarıdaki filmlerde görüldüğü gibi aşık olabiliyoruz :))

Yani mükemmel ortamın oluşturulmasında mum ışığı veya deniz kenarında şık bir restaurant gerekmiyor. Mükemmel ortam Fatih’te küçük bir esnaf lokantasında da olabilir, San Fransisco’nun o yokuşlarını çıkarken nefes nefese kaldığınızda da olabilir, Oxford’a giden treni yakalamak için koştururken de olabilir. İçinde bulunduğumuz durumların neredeyse hepsini mükemmele çevirme gücümüz var - aciz kullar olmamıza rağmen Allah bizlere bu gücü bahşetmiş - ama sadece bazı durumlar mükemmele çevirmeye daha yatkın ;)

Komite sınavlarım nedeni ile çok geç yazabildiğim bu yazımı buraya kadar okuduysanız ne mutlu bana, çok teşekkür ederim :)

Allah’a emanet olun :))
Sevgilerle, Münzevi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder