21 Mayıs 2018 Pazartesi

Yaşamak Bir Sanat Mıdır?

Yaşımın ne olduğu veya nasıl yaşanması gerektiği insanda her zaman bir soru işareti bırakır.

Mesela Platon için yaşamak, bilginin en yüksek biçimi adını verdiği ‘iyi ideası’ na ulaşmaktı. Çünkü, bütün iyi şeylerin değerlerini bu ideadan aldığını düşünüyordu.

Kinikler için, doğayla uyum içinde erdemli bir yaşam sürmek yaşamın anlamıydı.

Jeremy Bentham’a göre ise yaşamın anlamı en büyük mutluluk prensibiydi. Yani herkesi çok mutlu etmekti.

Bu çeşitli fikirlerden sonra şair Cesare Pavese’nin bir sözü kulaklarıma sanki uzaklardan gelen bir şarkı misali çalınıyor;  
    Yaşanacak bir yaşam vardır. Binilecek bisikletler var, yürünecek yaya kaldırımları ve tadına  varılacak güneş batışları vardır.

Yaşamın ne olduğundan veya olabileceğinden biraz da olsa bahsettim.

Peki sanat ne demek? Neredeyse her devirde insanların sorguladığı bu sorunun genel çevrede kabul gören bir cevabı var. Sanat, en genel anlamıyla anlatmak istediği şeyi “biçim vermeyle” gerçekleştirme çabası ve,  mükemmel ve ideal güzelliğin aranmasıdır.

Peki, yaşamak bir sanat mıdır?

Eğer ideal güzelliği arıyorsak veya en basit ifade ile mutluluğu, o zaman sanattır diyebiliriz belkide. Şöyle düşünmeye çalışalım; anlatmak istediğimiz huzurumuz ise ve biz onu biçim vererek anlatmaya çalışıyorsak, bu sanat olmaz mı? Kısaca Cesare’nin de dediği gibi huzurumuzu tadına bakılacak güneş batışlarında bulamaz mıyız?

Yaşamın sadece zevk almaktan ibaret olduğunu söylemek ise, hem şuana kadar yaşamış insanlara bir hakaret olur hem de basit bir biçimde insan mantığına ters düşer.

Yıllarca acı çeken, hayal kırıklığına uğrayan, umutsuzluğa düşen, bir savaş içinde yaşayan insanların gözlerinin içine bakın ve hayatın zevk almaktan ibaret olduğunu söyleyin. Buna cesaret edebilir misiniz? Yoksa sadece başınızı mı eğersiniz?

Örneğin realist ressamlar, çevrelerindeki üzücü, sevindirici, düşündürücü olaylara resim ile cevap verirlerdi. Yani sanatı sadece bir zevk verme veya gördüklerini kağıda dökme - yorumlayarak veya değil - amacı ile kullanmıyorlardı, tepki de gösteriyorlardı.

Tepki göstermek hayatın büyük bir parçası değil midir zaten. Yada hepimizin içindeki, ergenlik çağının ortasındaki o çocuğa kulak verirsek onun da söyleyeceği gibi:  Hayatta bir başkaldırı değil midir bazen. Yalnızca etrafımızdakilere değil kendimize de. Sıradan bir günde radyoyu açtığınızda, bir yakarış duyarsınız veya başkaldırış. Belki bir öğrenci sınavlarından dert yanıyordur veya en acısı birini kaybetmiştir o kişi. Bir şiir okursunuz ve hissedersiniz mısralarında şairin isyanını / acılarını. Çünkü, din olarak, kültür olarak veya aklınıza her türlü çeşitliği getirin o olarak hepimiz duygularda birleşiriz.

Yarına olan endişelerimiz ve geçmişe olan özlemimizin yanında, nedir zamanı yaşamak? Yada Can Yücel’in değimi ile “Tam Zamanında Yaşamak” ;
    … Iskalamak istemiyorsan hayatı, at üzerinden hayatın yorgunluğunu. Vakit zannettiğinden daha az. Haydı kalk bakalım, şimdi yaşamak zamanı.

Şiirler, şarkılar, romanlar,.. hepsi haykırıyor, değil mi? Zamanı yaşa, anların tadını çıkar diye. Batının deyimi ile “Carpe diem” diyorlar. Coğrafi olarak bu kadar uzak olmasına rağmen Talha Bora Öge’de aynı şeyi söylüyor, “…dün gitti, yarın gelmedi, anı yaşa!”

Bütün milletlerin eserleri, kendilerine özel dilleri ve her insanın kendine has edebi dili ile yüzyıllardır aynı konuları konuşuyor. Hayatlarımızdan bir parçayı veya hayallerimizi ve hatta belki de mavi pancurlu ev fantazimizi binlerce farklı eserde görebiliyoruz. Çünkü, sanat aslında insandan besleniyor.

Yaşam ve sanatı tanımlamaya çalıştıktan sonra aynı soruyu tekrar soruyorum; yaşamak bir sanat mıdır?

Aslında bu 4 kelimelik soru için bütün bu incelemeleri yapıp, farklı insanlardan örnek vermeye çalışmam düzgün bir cevabımın olmadığını da belli ediyor :) Zaten bu matematik gibi formel bilimlerde olduğu gibi kesin, ispatı yapılabilecek bir konu da değil.

Bütün örnekleri düşünün, yaşadığınız her şeyi, sanat zaten yaşamın tam kendisi değil midir? Bazen anlaşılmaz - en azından benim modern resimlere olan bakış açım böyle :) - bazen hüzünlü, bazense umut verici bazense ağladığınızda yanınıza gelip sizi kucaklayan bir dost kadar anlayışlı.

Kısaca yaşam ve sanat ikilisi bazen çok açık, bazense karmakarışık. Yani yaşamın bizzat kendisi gibi.

Zaten çoğu soruya cevap vermek için yanıtları kalıplara koyma ve genel bir yargıya ulaşma çabamız biraz beyhude bir çaba değil mi..

Varsın herkesin farklı bir cevabı olsun, bu cevapları saygı ve sevgiyle konuştuktan sonra farklı cevapların bir önemi yok - yani çoğu konuda.. :)

Allah'a emanet olun, sevgilerle Münzevi :)

10 Mayıs 2016 Salı

İlişkilerimizi Şekillendiren Yolculuklar

Seyahate çıktığımızda, çok uzak bir ülke veya şehir olmak zorunda değil sadece birazcık uzaklaştığımızda farklı hissederiz, değil mi? Sadece ‘farklı’ demekle düzgün ifade edemeyeceğim bu hissin, insan ilişkilerine aşk bağlamında etkisi bir sürü filme de konu olmuştur. Bu filmleri ayrıntılı açıklamadan önce izin verin ‘farklı’ diye ifade ettiğim o his ile neyi kastettiğimi açıklayayım.

Kafanızda bir resim canlandırın  ya da küçük bir an. Uzun bir tren yolculuğunda, kompartmandasınız - aklınıza bence şark ekspresini getirin ben onu hayal ediyorum :)) - azıcık açılmış olan camdan hafif bir rüzgar esiyor - ne soğuk ne çok sıcak - dışarı bakarken yeşilin bütün tonları birbirine karışıyor ve ayırt edemeyeceğiniz kadar uzakta mavi ile birleşiyor. Pencerenin dışından görüntüler akıp geçerken düşünceleriniz öylece akıp gidiyor. Gidilecek yeni şehirleri düşündükçe, yürünecek sokakları, farklı kokuları.. heyecanlanıyorsunuz. Bilinmeyene doğru yavaş yavaş ilerlerken karnınızda kelebekler uçuşuyor. Tüm benliğinizle kendiniz oluyorsunuz o anda! Olmak istediğiniz, olmaya çalıştığınız kişi değil. Sonra yanınıza bakıyorsunuz ve sizinle aynı hissi yaşayan kişiyi görüyorsunuz.

Peki bu hisleri filmler ile nasıl bağlarım?

4 tane örnek.. Frozen, Tangled, Chasing Liberty, Leap Year. Birbirinden farklı gibi gözükseler de ortak bir özellikleri var. Birbirlerini tanımayan 2 yabancı birlikte yolculuğa çıktılar ve aşık oldular – KESİNLİKLE bir Titanik aşkından bahsetmiyorum, zaten ilerde bunu fark edebilirsiniz.

(Yazının devamında bol miktarda bu filmlerle ilgili bilgi vardır – nasıl bittikleri de dahil -  siz okumadan uyarayım da)

Öncelikle, Frozen - karlar ülkesi. Başına buyruk ve tatlı Anna ile sihir yapabilen cüceler tarafından büyütülmüş Kristoff. Anna’nın ablası olan Elsa taç giyme töreni sırasında bütün ülkeyi Antartikaya çevirince, kimseye zarar vermemek için dağa kaçıyor. Onu bulmak için çıktığı yolculukta Kristoff ile karşılaşan Anna, Kristoff’tan yardım istiyor - Kristoff dağlarda yaşamış olduğu için bölgeyi iyi biliyor - ve yolculukları başlıyor. İçten davranışları ve her zaman karşısındakilerin iyiliğini düşünen Anna, Kristoff’un ilk görüşteki sert ve yalnız kalmayı seven mizacının altındaki sevgi dolu kişiliğini çıkarıyor ve arkadaş oluyorlar. Dağdaki kalesinde Elsa’yı bulmalarına rağmen geri getirmeye ikna edemiyorlar ve Anna yaralanıyor. Kristoff Anna’yı onun ülkesine bırakıyor ve kendi yoluna gidiyor. Ülkesini Hans’a - hayatında ilk defa erkek görüp o gün nişanlanmıştı - emanet etmiş olan Anna, filmi izleyen 12 yaşından büyük - acı ama gerçek - herkesin fark edebileceği gibi Hans Anna’nın gerçek aşkı olmadığı için Anna’yı kurtaramıyor/kurtarmıyor - aslında filmde verilmek istenen daha güzel bir mesaj var: çünkü Elsa kurtarıyor kardeşini, kardeşlerin gerçek sevgisi diyerek. Kızın durumundan endişelenen - bana kalırsa kıza aşık olduğunu sonradan fark eden Kristoff geri dönüyor.. anlaşılabileceği gibi kızın da onu sevdiğini görüyor.

İkincisi Leap Year, Anna ve Declan. Filmde 4 yıllık sevgilisinin peşinden İrlandaya giden - bir İrlanda efsanesine göre kadınların 29 Şubatta erkeklere evlilik teklifi yapılıyormuş - Anna hava koşulları yüzünden Dublin’e ulaşamıyor ve İrlanda’nın bir kasabasına gidiyor. Hem yemek yeri hem de konaklama yeri olan - artık küçük bir kasabada ne kadar olabilirse - yerde Declan ile karşılaşıyor. Anna, Declan'a belli bir miktar para karşılığı onu Dublin'e götürmesini teklif ediyor. Declan, köy hayatına alışkın olmadığı belli olan Anna’nın saflığı ile eğlenip biraz da sinir olsa da batmakta olan pansiyonunu kurtarmak için Anna’nın teklifini kabul ediyor ve Dublin’e doğru yola çıkıyorlar. Yolda araba göle yuvarlanıyor, gasp ediliyorlar, treni kaçırıyorlar ama en sonunda Annayı zamanında Dublin’e yetiştiriyorlar ve sanılanın aksine Anna’nın sevgilisi ona evlenme teklifi ediyor - tam bizim Declan teklif edecekti - Anna Declan’a karşı hissettiklerine rağmen sevgilisinin teklifini kabul ediyor - birçok filmin aksine kızın mantığını kullanması beni çok mutlu etti. Anna evine geri dönüyor, ama sonradan sevgilisi ile ayrılıyor -birbirlerine uygun olmadıklarını farkediyor - ve Dublin’e dönüyor... mutlu son.

Bir diğeri Chasing Liberty, Amerikan başkanının kızı Anna - kızı nereye gitse gizli servis takip ediyor, hatta kod adı bile var ‘Liberty’ diye - ile gizli servis çalışanı Ben. Anna ailesi ile Prag’a gittiğinde Ben ile karşılaşıyor - yani aslında kız bunun tesadüf olduğunu sanıyor ama bizimki gizli görevde. Ailesinden izin alamayan kızımız Almanyadaki "Aşk Yürüyüşüne" gidemeyeceği için, hazır gizli servisi atlatmışken Prag’da yardım istediği Ben’i de ikna edip - aslında Ben görevini yapıyor - yolculuğa çıkıyorlar. Almanyaya gitmeleri gerekirken yanlış trene binip Viyana’ya gidiyorlar ve trende tanıştıkları Scotty - sonradan arkadaş oluyorlar - paralarını alıp kaçınca, gondol kullanıp geçimini sağlayan Eugenio bu iki yeni evli genç çifti - kendilerini öyle tanıtıyorlar, aslında Venedikte ‘çılgın aşıklar’ hikayesi ile kendilerini güzel kabul ettiriyorlar :)) - bedava gezdiriyor ve hatta evine davet ediyor. Bu evde Anna Ben’le olan ilişkisini biraz daha ileri götürmeye çalışınca - gondol’da Ben Anna’yı öpmüştü ama sadece o anda başka adamlardan kaçtıkları için - Ben Anna’yı reddediyor - başkanın kızı sonucunda - ertesi sabah Eugenio bu çifti Avusturya sınırına bırakıyor. Tabii yolda kavga ediyorlar, Anna otostop yapıyor ve Ben’i geride bırakıyor. Yolda bungee jumping yapan bir grupla karşılaşan Anna tam atlayacak iken bizim oğlan geliyor ve onunla birlikte atlıyor. Sonrasında, oğlan aşkını hem kendisine hem kıza itiraf ediyor.  Benlin’e gidiyorlar - aşk yürüyüşü vardı ya - orada çocuk nerede olduklarını üstlerine haber verecekken kız gerçekleri duyuyor ve her filmde olduğu gibi çocuğu dinlemeden koşmaya başlıyor sonra zaten helikopter geliyor ve kızımız ülkesine geri dönüyor. Aradan zaman geçip Anna’nın üniversitesi ara verdiğinde, kızımız evine dönüyor. Babasından, Ben’in artık ajanlığı bıraktığını öğreniyor - burada babasını takdir ettim -  ve Londra’ya Ben’in fotoğrafçılık yaptığı yere geliyor. Artık çocuğun onu sevdiğine güvenerek - çünkü bana sorarsanız kızın kalbinin kırılmasının en büyük nedeni çocuk ile yaşadıklarının gerçek olup olmadığını bilmemesi idi - ilişkilerine devam ediyorlar.

Son olarak Tangled nam-ı diğer Karmakarışık - klasik Rapunzel hikayesinin farklı bir versiyonu. Rapunzel’in kulesine sığınan Flynn bizim hayatı boyunca kulede hapsolmuş arkadaş canlısı kızımızı, her sene tesadüfi(!) bir şekilde kızın doğum günü ile aynı güne denk gelen "ışıkların göklere bırakılmasını - son zamanlarda ülkemizde de bu durum popüler olmaya başladı -" izlemesi için götürmeyi kabul ediyor. Yolda haydutlardan kaçıyor, çoğu disney filminde olduğu gibi şarkı söyleyip, onları kral muhafızlarına teslim edecek adamların içindeki iyiliği ortaya çıkarıyorlar, hedeflerine ulaşıyorlar, çocuk kıza olan aşkını fark ediyor, çocuğu kötü cadı kaçırıyor, kız yanlış anlayıp çocuğu suçluyor - aslında bence burada bizim kıza hak vermek lazım, sonucunda çocuğun kaçtığını gördü/sandı -,… en sonunda bu iki genç birbirlerini kurtarıyor. Kız çocuğun gerçek adının ‘Eugene’ olduğunu öğreniyor ve çocuğun kendini bir efsane gibi anlattığı ‘Flynn Rider’ karakterindense gerçek Eugene’i daha çok sevdiğini söylüyor. Çocuk ise kızın hayatını kurtarmak için kızın ünlü ‘sihirli saçlarını’ kesiyor - kızın şarkı söyleyince parlayan saçları var, zaten kızı kötü cadı bu yüzden kaçırmıştı - ve sevgisinin sadece Rapunzel’in kendisine olduğunu kanıtlıyor.. kız ailesini buluyor - meğersem prensesmiş - ve sonsuza kadar mutlu yaşıyorlar.

Uzun uzun anlattığım bu 4 filmin ortak özelliği birbirini daha önce tanımayan 2 insanın bir yolculuğa çıkması ile birbirine aşık olmasıydı.

Aslında bu durumun sebebini anlamak çok zor değil. Çünkü, iki insan birbirini gerçekten tanıdığında/gizli yanlarını keşfettiğinde aşk’ın gelmesi - ortam koşullarının da sağlanması ile - çok uzun sürmüyor. Atalarımızın da söylediği gibi: "Eğer bir insanı tanımak istiyorsanız; ya aynı evde kalın, ya alışveriş yapın, yada yolculuğa çıkın". En zorlu anlarımızda gerçek kişiliklerimiz ortaya çıkıyor ve birbirimizi büyük bir dürüstlükle tanımaya başlıyoruz.

Örneğin, bilmediğiniz bir şehirde kaybolduğunuzu düşünün, arkadaşınız ve siz ne yapacağınızı bilmiyorsunuz, yardım çağırabileceğiniz kimse yok.. ne yapardınız? Hemen sinirlenir miydiniz? Yoksa sakinliğinizi korur muydunuz? Tepkiniz en başta ne olursa olsun, eninde sonunda gerçek kişiliğiniz ortaya çıkacaktır.

Gerçek kişiliği ortaya çıkardıktan sonra şimdi de hoşlandığımız şeyleri keşfetmeye gelelim.

Mesela Ben, Anna’nın özgürlük hakkında hissettiklerini ilk defa Prag’dan çıktıklarında fark etti veya yüksekten korktuğunu Anna bungee jumping yapacakken verdiği tepkiden anladı.

Yolculuğa çıktığınızda - eğer ailecek gitmiyorsanız veya çok büyük bir grupla değilseniz - gitmek istediğiniz yerler sizi ele verir. Kendimden örnek verecek olursam klasik sanat eserlerini sevmeme rağmen, iş modern sanat eserlerine geldiğinde hem önyargı hem de büyük bir umutsuzluk ile bakıyorum. Bu yüzden modern sanat galerilerini gezmek yerine, klasik sanat eserlerine bakmak veya çok sevdiğim yabancı filmlerden hatırladığım sokaklarda dolaşmak yabancı bir ülkeye gittiğimde bana daha çok keyif veriyor. Yaptığım tek bir tercihi sizinle paylaşmam, sevdiğim şeylerle ilgili bilgi vermenin yanında, hayata bakış açımla ilgili küçük bir ipucu verdi, değil mi?

Çıktığımız bu yolculuklarla birbirimizi tanıyoruz, trene yetişmeye çalışırken ki o koşuşturmayı düşünün, bavulunuzu taşımaya çalışırken size yardım etmeye çalışan o yabancı gelsin aklınıza, nasıl müteşekkir olduğunuzu hayal edin, küçük bir tebessüm ile birbirinize baktığınızı. Veya yemyeşil bir çayırda piknik yaptığınızı düşünün, uzun süren yürüyüşünüzün ardından oturmuşsunuz yere, hafif bir rüzgar esiyor ama bu güneşin yakıcı etkisini azaltmıyor, hafifçe terlemişsiniz ama bundan zevk alıyorsunuz - demek istediğim şey mükemmel ortamda kıyafetlerinizin de dünya genelinde şıklık olarak tanımlanan sınıfa uygun olası gerekmiyor, sizin için mükemmel olması yeterli - sabah ilk açılan marketten aldığınız peynir-ekmekle mideniz huzura kavuşuyor, küçük bir karınca yuvası görüyorsunuz ve dökülen yemek kırıntılarını evlerine taşımalarını izlerken bu dünyada bir an olsun daha büyük bir yere sahip olduğunuzu hissediyorsunuz.

Küçücük olaylar, sadece gezmek ve eğlenmek için çıktığımız yolculuklarda bizleri normalde olduğundan daha çok etkiliyor, değil mi? Daha çok düşündürüyor, ve biz böylece kendimizi keşfetmeye başlıyoruz. Yanımızda da aynı evrelerden geçen insanla birlikte, birbirimizi tanımaya başlıyoruz ve günlük bir ortamda konuşamayacağımız - günlük koşuşturma içinde zamanımız olmadığı için - konularla belki de zayıflıklarımızı gösteriyoruz.

Yazımın başından beri tekrarladığım gibi, yolda olma hissi gizlediğimiz ve belki de hiç varlığından haberdar olmadığımız hislerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor. İçimizdeki korku, heyecan, kararsızlık, umut, endişe, sevgi, kayboluş ile tanışıyoruz. Zaman geçiyor ve yolculuğu birlikte geçirdiğimiz arkadaşımıza karşı ya daha çok sevgi besliyoruz yada yukarıdaki filmlerde görüldüğü gibi aşık olabiliyoruz :))

Yani mükemmel ortamın oluşturulmasında mum ışığı veya deniz kenarında şık bir restaurant gerekmiyor. Mükemmel ortam Fatih’te küçük bir esnaf lokantasında da olabilir, San Fransisco’nun o yokuşlarını çıkarken nefes nefese kaldığınızda da olabilir, Oxford’a giden treni yakalamak için koştururken de olabilir. İçinde bulunduğumuz durumların neredeyse hepsini mükemmele çevirme gücümüz var - aciz kullar olmamıza rağmen Allah bizlere bu gücü bahşetmiş - ama sadece bazı durumlar mükemmele çevirmeye daha yatkın ;)

Komite sınavlarım nedeni ile çok geç yazabildiğim bu yazımı buraya kadar okuduysanız ne mutlu bana, çok teşekkür ederim :)

Allah’a emanet olun :))
Sevgilerle, Münzevi

14 Mart 2016 Pazartesi

Hamshireli Jane Austen

Yazıma daha sonra da bahsedeceğime neredeyse emin olduğum bir konu ile başlamak istiyorum: Jane Austen :))
1775'de doğmuş, roman yazmaya 20'li yaşlarda başlamasına rağmen küçük yaşlarda zaten hikayeler yazıyormuş - ağaç yaşken eğilir diye boşuna dememiş büyüklerimiz. Evlilik teklifi almış ama kabul etmemiş - belki de gerçekten aşık olmayı beklemişti - , papaz olan babası sayesinde güzel bir eğitim almıştı - o dönemin kadınlarına kıyasla daha şanslıydı. Yaşlanınca , varlıklı olan abilerinin yanına  Chawtona taşındı ve daha sonra hastalığına çare bulmak umudu ile gittiği Winchester da vefat etti. Bu kısım Austen ile ilgili bilgi sahibi olmamız için önemli ama.. kimdi bu Jane Austen?
Romantik, feminist, bana kalırsa biraz hayalci, tadında realist -aslında zaten realistlik , hayalcilikle kaplı değil midir? Jane Austeni tanıtmak için bu kelimeler yeterli değil. Sizlere bu önemli 18-19. yüzyıl kadınını anlatabilmem için, yazarları anlamakta kullandığımız klasik bir yolu kullanmam gerekiyor.. eserlerine bakmak. Daha sonra tek tek incelemeyi umduğum eserlerine genel bir bakış atmak istiyorum.
Persuasion yani İkna , ana karakterler Miss Anne Elliot ve kaptan Frederick Wentwort. Birbilerini seven ama çoğu Austen romanında olduğu gibi para sorunu ve bireylerin ailelerinin asillik derecesinden - baron'un kızı normal bir adamın oğlu ile evlenemez gibi - dolayı ayrılan bu iki insanın aradan uzun yıllar geçtikten sonra karşılaşmaları ile başlıyor. Anne Elliot pişmanlığını gizlemeye , bizim Frederich hiçbir şey olamamış gibi davranmaya çalışıyor. Sonu nasıl bitiyor, olaylar nasıl gelişiyor şu anda söylemeyeyim ama bence burada Austen'in vermek istediği mesaj , kırgınlıklarımızı bir kenara bırakırsak ne kadar mutlu olabileceğimizle alakalı.
Mansfield Parkı, Miss Fanny Price ve kitap boyunca olayların farkında olamayışını anlayamayacağınız Mr Edmund Bertram. Tatlı Fannymizin küçüklüğünden beri Edmund'a aşık olması ama Edmund'un Fanny'i hep bir arkadaş/kardeş gibi görmesi şeklinde devam eden romanda - bu kadar durağan ve klasik değil tabii ki - Austen'i anlamaya çalışırken farkettiğim bir durum var.. aşık olduğu kişi ile kurduğu arkadaşlık.. Bu durumun izlerini Emma ve Northanger Manastırı romanlarında da görüyoruz. Emma ve Mr Knightley birbirlerinin en iyi dostuydular , aynı zamanda Catherine ve Henry'de tanıştıktan sonra çok iyi arkadaş olmuşlardı - aslında bana kalırsa tanışır tanışmaz, daha sonra uzun uzun onlardan da bahsetmek istiyorum sizlere.
Pride and Prejude'da ise - Gurur ve Ön Yargı, iki insanın birbirini anlamakta yaşadığı sorun - ve bana kalırsa anlamak için hiç çaba göstermeyişleri - yatıyor. Darcy ve Elizabeth'in birbirlerini anlamak  ve birbirlerinin davranışlarını yorumlamak konusunda bu kadar yeteneksiz oluşu - kitap okuyan, kültürlü bireyler olarak tasvir edilmelerine rağmen - aslında karşı cinslerin birbirlerini anlama ve yorumlama konusunda yaşadıkları sorunlara karşı bir eleştiri niteliğinde. Çünkü, Austen'in diğer kitaplarında da yanlış anlaşılmalar - günümüzün tabiri ile aslında iletişim eksikliği de denebilir - yüzünden sorun yaşayan çiftleri ve arkadaşlıkları görmüştük.
Her ne kadar yazımda Austen romanlarındaki çiftlerden ve onların ilişkilerinden bahsetsem de, daha önce de değindiğim gibi Austen romantikliğinin yanında bir feminist - aslında ben eşitlikçi kelimesini tercih ediyorum - ve realistti, bunun yanında ileri görüşlü bir yazardı. Romanlarının ana kahramanı her zaman kitap okuyan ve konuşmasını bilen - yani kendini düşünce ve akıl bakımından geliştirmiş ve geliştirmeye devam eden - kadınlardı. Bu kadınlar toplumda saygın bir yere sahiplerdi - aileleri yeterince soylu (!) olmasa bile, bir birey olarak saygı görürlerdi. Dönemin ünlü İngiliz balolarında dans edebilen, bir müzik aletini çalabilme konusunda başarılı,... demek istediğim bu kadınlar o dönemin kalıplarına göre tam bir hanımefendilerdi. Yani Austen romanlarında bir kadının toplum içimindeki konumu ve algısı konusunda da bize bilgi vermişti - tabii ki eleştirileri ile birlikte.

Ana kahramanlardan hanımefendi diye bahsetsem de, Austen’in hanımefendilik ile ilgili ne düşündüğünü hatırlatmam gerekir - aslında burada da toplumsal bir eleştiri var;
 Kadınlardan yalnızca birer hanımefendi gibi bahsetmenizden, onların aslında rasyonel varlıklar olduğunu anlamamanızdan nefret ediyorum. Hiçbirimiz hayatlarımız boyunca sakin sularda yüzmek istemeyiz.
Kadınların sakin sularda yüzmek istemediğini Gurur ve Ön Yargı’da Elizabeth, Lady Catherine'e karşı verdiği cevaptan - Darcy'nin umutlandığı o güzel bölüm - anlamamış mıydık?

Yazdıklarımı toparlayacak olursam, Austen insan ilişkilerine önem verirdi ve tabii ki bu ilişkilerdeki sevgi unsuruna da. İster anne baba, ister kardeş sevgisi, ister arkadaş, isterse iki aşık. Sevginin her türünde karşılıklı anlayış ve empati olmalıydı. Bu sevgi ve empati unsuları ile toplum ile ilgili görüşlerini harmanladığı yazılarında özgün, nükteli bir dil kullanmıştı.

Benim her kitap okuyuşumdan sonra doğruluğunu biraz daha farkettiğim, Austen'in bir sözü ile yazımı tamamlamak istiyorum;
Eğer bir kitap güzel yazılmışsa onu her zaman kısa bulurum.
Sizce de öyle değil mi? 

Allah'a emanet olun :))
Sevgilerle , Münzevi 

10 Mart 2016 Perşembe

Merhaba

Merhaba, ben Münzevi! – unutulmuş/eski kelimeleri araştırırken bu kelimeyi buldum ve çok sevdim, köşeye çekilip yalnız kalmayı seven kişi demekmiş, hafif melankolik ama huzurlu. İlk blog yazımda kendimi tanıtmam gerektiğini söylediler. Ben, sahaflardaki en dipte kalmış kitaba bakan, güzel bir tren yolculuğu için aç kalmayı göze alan , hayranı olduğu o tarihi filmler için yabancı bir ülkede trenlerde uyuyan, güzel bir kitaba başlayınca nerede olduğunu unutan - çoğu arkadaşımın tabiri ile 'bir garip insanım' - hepimiz öyle değil miyiz zaten?
İnsanın kendini anlatması zor, zaten insanı anlamak da zor. Zaman geçince; ilgilendiğim konular ile ilgili düşüncelerimi paylaşacağım, anılarımı biriktirebileceğim ve eğer sizin de bu konular ilginizi çekiyorsa sizlerle paylaşabileceğim bu sayfa ile nasıl biri olduğumu anlatabilirim inşallah.
Konuşmak istediğim konulara gelirsek , seyahat etmeyi: farklı kültürleri, yolda olmanın verdiği hissi , duyulmamış hikayeleri ; edebiyatı: insanlığı veya sadece bir ruhu anlatan kitapları , herkesin ruhuna dokunmuş o şiirleri ve kimsenin bilmediklerini ; tarihte yer almış özel insanları: ilham kaynaklarını , yaşamlarının eserlerinde olan gölgelerini ; filmleri: yorumlarımı ,tavsiyelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Konuların çok fazla olduğunu biliyorum ama araştırmayı çok seviyorum ve sizden gelebilecek yardımlara her zaman açığım :))
İsterseniz bu sayfayı sadece okuyun, yorum yapın veya bana mail atın ama eğer bu sayfayı okuyorsanız lütfen düşüncelerinizden beni haberdar edin.
Ne demiş Mevlana,
Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabileceği kadardır.
..eğer birazcık da olsa size derdimi anlatabildiysem ne mutlu bana :))